🌧️ Nazım Hikmet Gelsene Dedi Bana Hikayesi
Sonra bir gün, öylesine sıradan bir gün, dayısının kızı Münevver, Nazım'ı ziyarete geldi. İkisi de evliydi. Ancak yine de aralarında bir kıvılcım oluşmasına engel olmamıştı
Kadınerkeğe dedi ki: -Baktım dudağımla, yüreğimle, kafamla; severek, korkarak, eğilerek, dudağına, yüreğine, kafana. Şimdi ne söylüyorsam karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana.. Ve ben artık biliyorum: Toprağın - yüzü güneşli bir ana gibi - en son en güzel çocuğunu emzirdiğini.. Fakat neyleyim
Gözlerim gözünde aşkı seçmiyor. Onlardan kalbime sevda geçmiyor. Ben yordum ruhumu biraz da sen yor. Çünkü bence şimdi herkes gibisin. Yolunu beklerken daha dün gece. Kaçıyorum bugün senden gizlice. Kalbime baktım da işte iyice. Anladım ki sen de herkes gibisin. Büsbütün unuttum seni eminim.
Yapraklarımipek mendil gibi tiril tiril, Koparıver, gözlerinin, gülüm, yaşını sil. Yapraklarım ellerimdir, tam yüz bin elim var. Yüz bin elle dokunurum sana, İstanbul'a. Yapraklarım gözlerimdir, şaşarak bakarım. Yüz bin gözle seyrederim seni, İstanbul'u. Yüz bin yürek gibi çarpar, çarpar yapraklarım.
Erzurum ve Sivas Kongreleri. — Nazım Hikmet Ran. Biz ki İstanbul şehriyiz,işte, arzederiz halimiziTürk halkının yüce katına.Mevsim yazdır,919'dur.Ve teşrinlerinde geçen yılındört düvele teslim ettiler bizi,gözü kanlı dört düveleanadan doğma çırılçıplak.Ve kurumuştuve kan içindeydi memelerimiz.Biz ki İstanbul
NazımHikmet'intüm yapularının Türkiye'de yaym ve temsil hakları Anadolu Yayıncılık A.Ş. 'nindir. Anadolu Yayıncılık A.Ş. 'den yazılı izin alınmadan Nazım Hikmet'in hiçbir yaplll parça ya da bütün olarak yayımlanamaz, tiyatro, film ya da radyo ve televizyonu uyarlanamuz ve başka biçimferde işlenemez ve kullanılamaz.
AbidinDino, Nâzım Hikmet'in "Sesini kaybeden Şehir" ile "Bir Ölü Evi" adlı kitaplarının kapaklarını, iç desenlerini yapar. Arkadaşlıkları ömür boyu sürer.
VERAYA Gelsene dedi bana Kalsana dedi bana Gülsene dedi bana Ölsene dedi bana Geldim Kaldım Güldüm Öldüm” — Tüm Nazım Hikmet Ran Şiirleri
dudağına yüreğine, kafana. karanlıkta bir fısıltı gibi sen öğrettin bana. En son, en güzel çocuğunu emzirdiğini. değil! gözlerine bakarak. beni bırakarak. Kadın sustu. Bir kitap düştü yere. Kapandı bir pencere.
Nedemişti Nazım Hikmet? “Hiçbir korkuya benzemez halkını satanın korkusu.” TÜİK’in kapılarının kapatılması, sadece kendi korkusu değil, TÜİK’e talimatla iş yaptıranların da korkusudur ancak korkunun ecele faydası yok; gidiyor gitmekte olan, geliyor gelmekte olan.
“Gelsene dedi bana, Kalsana dedi bana, Gülsene dedi bana, Ölsene dedi bana, Geldim, Kaldım, Güldüm, Öldüm” Kaptanı TUNCAY ÖZVERİM’in olduğu bu ilk kitabın önsözünü, kendisinin yakın dostu, Atatürk’ü ve Nazım’ı tanımış araştırmacı ve yazar Orhan Karaveli yazdı, üstat şöyle diyor:
Gelsene dedi bana Kalsana dedi bana Gülsene dedi bana Ölsene dedi bana Geldim Kaldım Güldüm Öldüm. NAZIM HİKMET RAN
Ywft8H. Oluşturulma Tarihi Ocak 15, 2016 1331Romantik komünist, tutkulu aşık, büyük şair ve yazar, vatanına hasret giden bir sürgün… Ama vazgeçemediği en önemli tutkusu kadınlar…Onlar olmasaydı yaşamı bu kadar heyecan verici, duygulu, anlamlı ve coşku dolu olabilir miydi ? Celile’si, Nüzhet’i, Piraye’si, Münevver’i, Galina’sı ve son eşi Vera’sıyla Nazım Hikmet’in yaşamına yön veren, onun sanatını besleyen, şiirlerine konu olan kadınları anlattık bu Ressam bir anne Celile HanımNazımın annesi Celile Hanım 1880 yılında Selanik’te dünyaya gelir. Evde özel öğrenim görerek yetiştirilen Celile, saray ressamı Fausto Zonaro’dan resim dersleri alır. Resim çalışmalarında kuşağının diğer kadın ressamları gibi portreler üstüne yoğunlaşır. 1900 yılında Şair Nazım Paşa’nın oğlu Hikmet Bey ile evlenir. İleride Türk şiirinin önemli isimlerinden birisi olacak ilk çocukları Nazım, 1901’de Selanik’te dünyaya Yahya Kemal ile yaşanan aşkCelile Hanım, şiddetli geçimsizlik nedeniyle 1917’de Hikmet Bey’den ayrılır; ancak Hikmet Bey’den ayrılmak üzere olduğu sırada tanıştığı ünlü şair Yahya Kemal ile büyük bir aşk yaşar; ne yazık ki bu ilişki arzu ettiği gibi evlilikle Hüsranla biten bir aşk hikayesiCelile Hikmet Hanım resimleriyle olduğu kadar güzelliği ile de tüm İstanbul’un diline destandır. İstanbul sosyetesinin en çok konuşulan kadınıdır. Oğlu Nazım’a ders vermek için evlerine gelen Yahya Kemel bu eşsiz güzelliğe tutulur; ancak Nazım’ın karşı çıkması ve Yahya Kemal’in evliliğe yanaşmaması üzerine Celile Hanım yurtdışına Hocasına meydan okuyan NazımAnnesiyle babasının boşanması Nazım’ı derinden etkiler. Şiir hocası Yahya Kemal’i bundan sorumlu tutar. Derse geldiği bir gün hocasının ceket cebine bir not bırakır Nazım. Edebiyat hocası Yahya Kemal’e bu notla adeta meydan okumaktadır genç şair “Hocam olarak girdiğiniz bu eve babam olarak giremeyeceksiniz.”5. Nazım’ın ilk aşkı NüzhetNazım ve Nüzhet aynı mahallede yetişmiş çocukluk arkadaşıdırlar ve Nüzhet, Nazım’ın ilk aşkıdır. 1921 yılında Moskova’da üniversitede öğrenciyken ani bir kararla evlenirler. Nüzhet’in ailesi bu evliliğe razı olmaz. Mektuplar yazarlar Moskova’ya; “Her sözüyle, her hareketiyle, her şeye isyan etmiş, hatta saçları bile berberin tarağına isyan etmiş bu adamla senin gibi munis ve uysal bir kız… geçinemezsiniz!” Kısa süren ilk evlilikAncak aşkla başlayan bu evlilik fazla uzun sürmez. İki yıllık birlikteliğin sonunda Nüzhet hastalanıp İstanbul’a döner ve ailesinin de etkisiyle Nazım’ı terk eder. Bu terk ediliş Nazım’a çok dokunur. Nüzhet’i uzun süre aklından Gövdemdeki KurtKıskançlık ve terk edilişin yol açtığı duygularla “Gövdemdeki Kurt” şiirini yazar şair; …Sen / benim / minare boyundaçam gövdeme / yumuşak beyaz /bir kurt gibi girdin / kemirdin / Yumuşak / beyaz / kıvrılışlarıyla /beynime giren kurdu / çürük bir dişçeker gibi söktüm / epeyce ter döktüm /bu sonuncuydu / bir daha olmayacak…8. PirayePiraye, Nazım’ın kız kardeşi Samiye’nin yakın arkadaşıdır. Kızıl saçlı, gösterişli, aydın görüşlü, kültürlü bir ortamda yetişmiş ve varlıklı bir aileye mensuptur. Ve Piraye aynı zamanda kocasından ayrılmış, bir erkek ve bir kız çocuğu sahibi dul bir Kızıl saçlı kadınNazım’ın Kadıköy’deki evlerine yapılan sık ziyaretler sırasında tanışıp aşık olurlar birbirlerine, ancak Nazım’ın o tarihlerde başlayan uzun hapis yılları nedeniyle araya ayrılıklar girer. Ama Nazım’ın hapis yıllarıyla başlayan bu uzun ayrılıklar, bağlılıklarını ve aşklarını daha da perçinler ve Nazım Türk şiirinin en güzel örneklerini oluşturan aşk şiirlerini hep bu “kızıl saçlı kadın” için 101 yıla mahkûm olsan bile ben senin arkandayım1935 yılında çıkan afla serbest kalan Nazım ve Piraye ve nihayet evlenirler. Ancak bu evlilik de politik baskılar, ekonomik sorunlar ve zorunlu ayrılık yılları nedeniyle kesintilere uğrar. Nazım’ın 1938 – 1948 yılları arasında hapishanede geçireceği yılların umutsuzluğunu, annesi ve dostlarının desteğinin yanı sıra Piraye’nin kısa ziyaretleri ve sevgisi azaltacaktır. Nazım umutsuzluğa kapıldığı uzun hapis yıllarında Piraye’ye kendisinden boşanmasını önerir. Piraye’nin cevabı “101 yıla mahkûm olsan bile ben senin arkandayım, bunu böyle bil… “ Cahit Uçuk ve Semiha BerksoyBu tutkulu sevda gün gelir heyecanını yitirir ve Nazım aradığı heyecanı başka ilişkilerde bulmaya çalışır. Tabii bu durum Piraye’nin gururunu incitir, kalbini kırar. Roman yazarı Cahit Uçuk ve opera sanatçısı Semiha Berksoy bu umutsuz günlerinde onun hayatına giren kadınlardandır. Sonuçta Piraye tüm bunlara anlayış göstermek ve affetmek zorunda kalacaktır Münevver HanımNazım’ın Münevver’le ilişkisi artık bardağı taşıran son damla olur. Münevver, Nazım’ın dayısının kızı olup Fransız asıllı bir anneden Sofya’da dünyaya gelmiştir. Münevver çocukluk arkadaşı olan Nazım’la, o hapiste iken önce mektuplaşarak daha sonra da ziyaretine giderek tekrar ilişki kurar. Bu durum Nazım’ın yıllar öncesine dayanan gençlik arzularını canlandırırken Piraye’ye karşı da suçluluk duymasına neden Rusya’ya kaçışla biten aşkNazım ve Münevver aşkı tam üç yıl 194851 sürer ve Nazım’ın Romanya üzerinden Rusya’ya kaçışıyla fiilen son bulur. Arkasında bırakıp gittiği Münevver’in aşkı ve sevemediği öz oğlu Mehmet’in hasreti vardır. Ancak Münevver’e olan hasreti Nazım’ın yeni yaşamında, yeni ilişkiler kurmasına engel Galina1952 Yılında tanıştığı Galina adlı genç bir Rus doktor Nazım için yeni bir aşkın başlangıcı olur. Galina Nazım’ın doktoru, hayat arkadaşı, evdeki yoldaşı, sağlık danışmanı, yediğini-içtiğini, tüm yaşamını denetleyen yardımcısı, yurt dışına birlikte gittiği eşi ve diğer yandan da Rusya adına onu kontrol eden devlet görevlisidir. Nazım, Galina’ya aşk şiirleri yazmasa da en uzun ilişkisini onunla VeraAncak Galina ile yaşayan, Münevver’i özleyen Nazım’ı yeni bir aşk beklemektedir. 1955 yılı sonlarında bir tesadüf eseri Vera’yla tanışır. Ancak o zaman şairin bilmediği şey Vera’nın evli ve bir kız çocuğu annesi olduğudur. Bu yıldırım aşk Nazım’ı tekrar canlandırır, onun yaşama bağlılığını, coşkusunu geri getirir. Sonuçta Vera’ya kocasından boşanarak birlikte yaşamaları konusunda baskı yapmaya, onu kıskanmaya Son Kadın “Saman Sarısı”Nazım’ın “Saçları saman sarısı, kirpikleri mavi, kırmızı dolgun dudaklı” diye 1961 de yazdığı “Saman sarısı” şiiri ile ölümsüzleştirdiği kadındır Vera. Kendinden otuz yaş daha küçük Vera’nın aşkı Nazım’ın başını döndürür. Artık yeni aşk şiirlerinin ilham kaynağı bu genç sevgili olur. 1960 yılı başında nihayet beklenen olur. Nazım’ın Galina ile olan sekiz yıllık uzun beraberliği boşanmayla sonuçlanır. Vera da uzun ve bunalımlı yıllar sonrası kocasından ayrılmayı başarır. İlk tanıştığı andan itibaren aşık olduğu Vera’ya kavuşur sonunda Nazım, yani muradına erer ve Vera’nın gönlüne girmeyi başarır. Nazım bundan sonraki aşk şiirlerini artık Vera için dedi banaKalsana dedi banaGülsene dedi banaÖlsene dedi banaGeldim,Kaldım,Güldüm,Öldüm…tarafından hazırlanmıştır...
“Gideceğin yoldan eminsen, engeller dinlenme noktan’ olmaktan öteye gidemez.” Paulo Coelho Yıl 1938'di. O yıllar Ege'nin kuş uçmaz, kervan geçmez bir köyünde, bir muhtar halkla elele vererek önemli işlere imza atıyordu. Muhtar aydın, çalışkan, çok sevilen, doğayı çok seven, çok bilge bir insandı. Yörede nam salmıştı. Köylüler muhtara besledikleri güvenle özverili çalışırdı. Köylerine yol, köprü, okul gibi bir çok eser diktiler. Ancak, bölge bataklıktı. Tüm ova sivrisinek yuvasıydı. Bu nedenle sıtma gibi salgın hastalıklar köylüyü canından bezdirmişti.. İnsanlar ölüyordu.. Muhtarın o güne kadar 7 kız çocuğu olmuş, 4'ü maalesef ölmüştü.. Son çocuğu erkek doğdu. Muhtar erkek çoçuğun şerefine halkına söz verdi. O bataklık kurutulacaktı. Çünkü bataklık kurursa, sıtmanın da kökünü kurutacaklardı. İnsanlar yaşayacaktı. Dönemin valisi de çalışkan, görev bölgesini ve bölge halkını düşünen, üstelik muhtarı çok seven biriydi. Muhtar ve köylüler valiye çıktılar. Bataklığı ve onun neden olduğu hastalıkları anlattılar. Vali, muhtarı ve köylüleri dinledi. Bilim insanlarına danıştı. Sonunda çare bulundu. Bataklığı besleyen suları kesmenin tek yolu okaliptüs ağacıydı. Lakin ülkede bu ağaçtan yoktu. Yörede yaşayan dünyaca ünlü bir yazar girdi devreye. Avusturalya'dan yüzlerce okaliptüs tohumu getirildi. Tohumlardan yüzlerce fidan üretildi. Köylüler kadın erkek hep birlikte işe koyuldu. Tam bir sosyalist imeceydi bu. Fidanlar 3 kilometre boyunca tüm ovaya cetvelle çizilmiş gibi karşılıklı dikildi. Her fidana tahta kafesler yapıldı. Eşeklerin çektiği arabalarla yakın azmaklardan bidonlarla su taşındı. Her köylüye birkaç ağacın bakım görevi verildi. Ve ağaçlar büyüdükçe bataklık kurudu. Sivrisineklerin ve sıtmanın kökü kazındı. Böylece muhtar, erkek çocuğunun şerefine halkına verdiği sözü tutmuş oldu. *. *. *. Bugün Marmaris'e ya da Datça'ya karayoluyla gelenler, Sakar'dan Gökova'ya indiklerinde iki tarafı dev okaliptüslerle çevrili uzun ince bir yola hayran kalır. Çok kişi bir mola verip, o seyri doyumsuz yolda fotoğraf çektirir. Nostaljik ve otantik ortam herkesi büyüler. İnsanlar o yeşil tünelden Akçapınar Köyüne gidip çay, kahve, ayran içer. Bir çok dizi, film ve klip o yolda çekilmiştir. İşte o yolun iki tarafındaki okaliptüsler 1938 yılında Gökova köylülerinin diktiği fidanlar. Şimdi birer dev oldular.. Bazılarının boyu 30 metreyi geçti. O muhtar Gökova köyünün unutulmaz muhtarı Mehmet Gökovalı. O dönemin valisi Recai Güreli. O fidanların Avusturalya'dan getirilmesi için devreye giren ünlü yazar Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir. Muhtar Mehmet’in ağaçları dikmesine neden olan oğlu, Prof. Dr. Şadan Gökovalı. Bir başka değişle Halikarnas Balıkçısının manevi evladı. *. *. * Eskiden o yol kullanırdı. Şimdi yanına maalesef duble yol yaptılar. Adına "Sevgi Yolu" dediler ama sevgisiz bıraktılar. Sahipsiz ve korumasız kaldı. Yoğun yağış ve fırtınalar ağaçlara zarar veriyor. Ve de yurdum insanı. Gövdesi kazılmadık, yazı yazılmadık ağaç bırakmadılar. Hedef tahtası yapıp silahla ateş edenler bile var. O ağaçlar yavaş yavaş ölüyor. Böyle giderse, o yol tarihe karışacak.
Featured On We dont have an album for this track yet. View all albums by this artist Featured On We dont have an album for this track yet. View all albums by this artist Don't want to see ads? Upgrade Now External Links Apple Music Don't want to see ads? Upgrade Now Shoutbox Javascript is required to view shouts on this page. Go directly to shout page About This Artist Artist images Kudsi Ergüner 528 listeners Related Tags Add tags This is an incorrect tag for Kudsi Erguner. If this non-artist appears in your charts, do and yourself a favor. Fix your artist tags View wiki This is an incorrect tag for Kudsi Erguner. If this non-artist appears in your charts, do and yourself a favor. Fix your artist tags View wiki This is an incorrect tag for Kudsi Erguner. If this non-artist appears in your charts, do and yourself a favor. Fix your artist tags View wiki View full artist profile Similar Artists Kudsi Erguner 16,391 listeners Kudsi Erguner Ensemble 6,064 listeners Yansımalar 11,453 listeners Kani Karaca 3,684 listeners Kudsi & Süleyman Erguner 616 listeners Göksel Baktagir 22,120 listeners View all similar artists
Gelsene dedi bana Kalsana dedi bana Gülsene dedi bana Ölsene dedi bana Geldim Kaldım Güldüm Öldüm… More you might like Özel hissettirilmenin, herkese aynı bana farklı olan davranışların ve inceliklerin aşığıyım. Ben senin gönlünün kalabalığıyla baş edemem. Ben yorganımı ısırıp hıçkırarak ağlarken, yastığımın bir yüzü ıslak olup arkasını çevirirken sen uyuyordun bayım, hayır affedemem. See this in the app Show more Recently Liked fridaolmak
Vera ve Nazım Aşka âşıktı Nazım. Güzel olan her şeye ve en çok da Vera’ya. /// VERA’ YA… iri iri damlalarıyla yağmur üzüm salkımıydı doğum gününde senin şaşkın ve sırılsıklam durdum önünde senin altın kubbeli bir ağaçtın denizin ortasında ilk ergenlik düşümden geliyorum sana bu şehrin bana verdiği en tatlı yemiş en akıllı söz en insan sokaksın günlük güneşlik rüzgârım benim saçları saman sarısı kirpikleri mavi karım benim Mayıs1962, Moskova /// Neyler zaman mavi gözlerindeki vurdumduymazlığa ve koca bir ömre sığan özgülük savaşındaki sevdaya. Dilsiz rüzgârların savurduğu memleket hasreti ile geçen çileli bir hayata ve Vera’nın Nazım’a olan aşkına.* Moskova arsız ve vakur, herkesin yalın kayıplarla dolu yaşamlarının bulunduğu bir şehirdir. O gün gelinle damat toprağın koynunda sadece nemli gözlerin bakakaldığı bir hoşçakalı, bir merhabayla buluşturmanın karmaşık duygularını yaşıyordu. Ayrılığın son bulacağı kabir başında biriken kalabalık tanık oluyordu bu kavuşmaya. Kucak kucağa külleri, aşkın son perdesinde ve dingin deniz gibi bulutlu gökyüzünün altında, usulca üstüne serildi Nazım’ın. Mezarlıkta büyük bir sessizlik vardı. Hemen başucunda duran memleket kokan çınarı bile, bir o kadar sakindi ki, tek bir yaprak bile yerinden oynamıyor, bütün heybetiyle tanıklık ediyordu herşeye. Özlemlerin, gidilesi yolların, yazılası şiirlerin, dakikaları sayan yelkovanlar gibi yarım kalan hasretin üzerine seriliyordu aşkın külleri. Bir sonun başlangıcıydı asıl hikâye. Asırlarca imrenilecek bir sarısı saçların, masmavi gözlerin. *** Moskova’da Nevodevici mezarlığının hemen giriş kapısının biraz ilerisinden sola doğru dönüldüğünde karşımıza çıkıyordu Mavi gözlü devin kabri. O gün mezarlıkta sade bir tören vardı. İhtişamdan uzak, bir o kadar da duygulu olan Nazım ve Vera’nın sevenleri hüzün dolu gözlerle Vera’nın Nazım’a kavuşmasını izliyordu. İnsan boyutundan biraz daha büyük yapılmış granitten mezar taşlarının hemen önü kırmızı karanfillerle sonra, yüreğinde ölümsüz bir sevdayı taşıyan çürüyen bedeni huzur bulacaktı. Sessiz kalabalık, bir süre Romantik devrimci Nazım Hikmet’in kabrine ve başucundaki çınar ağacına nemlenen gözlerle baktı. Memleket özlemiyle yanıp tutuşan şair, gözlerini Moskova’da hayata yumduğu için vasiyeti üzerine, Türkiye’den getirtilen toprak ve çınar ağacı ile bir nebze olsun huzura ermişti. Tek eksiklik, hayatının geri kalan beş yılını evli geçirdikleri ve birbirlerine büyük bir aşkla bağlı olduğu son eşi Vera idi. Birazdan Vera’da gelecekti ve Nazım yattığı yerde sevdiği kadın ile tam olarak huzuraerebilecekti. Uzaktan gelen bir avuç insan ellerinde beyaz bir vazo içinde getirdi Vera’yı. Vera’nın vasiyet ettiği gibi Nazım’ın kalp hizasına gömülecekti. Kalp hizasına gelecek seviyeye küçük bir çukur kazıldı ve beyaz porselen vazo,titizlikle oraya yerleştirildi. İlk toprağı Vera’nın ilk eşinden olan kızı Anna koydu. Anna gözleri yaşlı bir şekilde annesine son vedasını ederken, yakınları onu ağlamaklı gözlerle seyrediyordu. Böylece Mavi gözlü dev ve saman sarısı saçlı kadın, ayrılmalarından otuzsekiz yıl sonra birbirlerine bu şekilde kavuşmuş oldular. ’Küllerim bir battaniye gibi Nazım’ın üzerine serilsin’’ diyen Vera son yolculuğuna sakin bir şekilde uğurlandı. *** ’İnsan aşkta özgür olmalı’’ diyen Nazım, Vera’ya tutulduktan sonra bu tezini aşkın gücüyle çürütüp ’ekmek almaya bile birlikte gidelim’’ demeye başladı. Bağımsızlık üzerine kurulan mizacında savunduğu bütün teorilerin bir bir yok olması yaşadıkları aşkın ne denli derin olduğunun göstergesiydi. Fırtınalı yüreğinde çok büyük tufanlar koparan Nazım, aşkı ve huzuru son eşi Verda’da buldu. Çağdaş Türk şiirinin en büyük temsilcilerinden biri olan Nazım Hikmet yazdığı şiirlerin Türkiye’de yasaklanmasından sonra onbir ayrı davadan yargılandı. Cezaevlerinde oniki yılı aşkın bir süreyle yatıp çıktıve ömrünün büyük bir kısmı hapiste veya sürgün hayatıyla geçirdi. Bu yüzdendir aşka özlemi. Bu yüzdendir kadınlara olan sevdası. Nazım’ın hayatına birçok kadın girdi ve çıktı ama bir tanesi görür görmez etkiledi onu. Vera. Peki, bu kadar karmakarışık bir hayatın aşk hikâyesi, yaşanılan onca çile içerisinde nasıl başlamış ve nasıl sürmüştü. Rus bir ailenin tek kızı olan Vera kültürlü ve eğitimli bir bayandı. Sinema enstitüsünde okuyan Vera, ikinci sınıfa giderken sınıf arkadaşı ile evlenir ve mezun olduğunda kızı üç yaşına gelir. İyi ve mutlu bir aile hayatı süren Vera, okulu bitirir bitirmez bir kukla enstitüsünde çalışmaya başlar. Aldığı sinema eğitiminden ötürü başarılı bir iş hayatı olan Vera, bir süre sonra bir sinema yapım şirketinde çalışmaya karar verir. Oradada başarı kaydettiğinden dolayı bir Arnavut masalının çeşitli ülkelerde gösterime girecek olan bir film yapmakla görevlendirilir. Film projesi hızla devam ederken karşılaştıkları bir sorun herşeyi alt üst eder. Arnavut yaşamı ve Arnavutların nasıl giyindikleri konusunda bilgi sahibi olmadıkları için yapım şirketininde tavsiyesi ile bu konuda uzman olan bir kişiye danışmaya karar verirler. Bir sinema yönetmenin tavsiyesi üzerine Arnavutlar ile Türklerin yakın ilişkilerinin bulunduğunu düşünerek ve Nazım Hikmet’inde Türk olması sebebiyle ona başvurmaya karar verirler. Yazarlar birliğinden Nazım Hikmet’in telefonunu temin ederler Vera’ya aramasını söylerler. Fakat Vera Nazım ile konuşmaya çekinince olaya yönetmen arkadaşı Bulumberg el atar, onu Nazım’ı araması konusunda ikna etmeye çalışır. Fakat çabaları boşa çıkınca araya stüdyo şefi girer Nazım’ın telefon numarasını çevirip ahizeyi Vera’nın eline tutuşturuverir. Vera; Alo, Nazım Hikmet mi? Sizinle redaktör Vera Tulyakova konuşuyor.’’ der ve konu hakkında bilgi verir. Nazım Vera’ya hemen gelebileceklerini ile yönetmen arkadaşı Bulumberg zaman kaybetmeden Nazım Hikmet’in evine giderler. Nazım onları kapıda karşılayıp paltolarını çıkarmalarına yardım eder. Daha sonra Vera ile Blumberg’i ortasında kocaman bir masa bulunan bir odaya alır. Odanın duvarında Abidin Dino’nun yürüyüş tablosu, İstanbul’unrenkli bir fotoğrafı ve kendisine çok benzeyen büyük bir portresi vardır. Nazım Hikmet’in yanında onüç sene kendisine yaverlik eden, hemen hemen yazdığı bütün şiirleri bizzat Nazım’ın kendisinden dinleyen kadim dostu Ekber Babayevde vardır. Vera sinema filmi çekimlerinde yaşadıkları Arnavut kültürü ve giyimi hakkındaki sıkıntılarını anlatır. Nazım önüne bir kâğıt alır ve kurşun kalemle fakir bir köylü çocuğunun nasıl olması gerektiğini kendince resmeder. Ardından film konusunda ondan yardım talebinde bulunurlar. Bir süre onu ikna etmeye çalışırlar. Nihayetinde Nazım film konusunda yardım etmeyi ve stüdyo çalışmalarına katılmayı kabul eder. Böylece Vera ile Nazımın ilk tanışmaları gerçekleşir. Vera ve Blumberg kalkarken Nazım, Babayev’e dönerek; Fena kız değil, ilginç, ama göğsü düz.’’ der. Tatarca söylenen bu cümleyi Vera anlamış ve utancından yüzü kıpkırmızı kesilmiştir. Nazım’a birçok aşk şiirini yazdıracak olan dramatik hikâyeleri işte böyle başlamıştır. *** Dünyanın en soğuk şehirlerinden biri olan Moskova’ya kar Kasım ayında yağar ve yaklaşık altı ay boyunca kendisini soğuğun kucağına bırakır. İklim şartlarının zorluğunun yanı sıra ekolojik dengesinden dolayı havası da çok kirlidir. En büyük caddelerinden biri olan Tverskaya Caddesi’ni baştan aşağı yürüyünce eve dönüldüğünde saçların yeniden yıkanması gerekir. Dükkânların camları gün içinde defalarca temizlenmesine rağmen simsiyahtır. Bu yüzdendir Moskova’da kara siyah denmesi. Simsiyah karlara hapsolmuş bu şehirde 1955 yılının ayazlı bir Aralık ayındaki ilk tanışmalarıyla başladı hikâye. Nazım görür görmez vurulmuştu sarı saçlarına. Fakat bu tanışmanın aşka dönüşmesi iki yıl kadar zaman almıştı. 1957 yılının güzünde birbirlerini sık sık özleyip, gizli gizli buluşmaya başlarlar. Bu dönem içerisinde her ikiside başkalarıyla evlidir. Nazım Mürüvvet ile evliyken eşini sürekli aldattığı sevgilisi Galina, son dönemlerde Nazım’ın hemen hemen hiç yanına uğramamasından dolayı bir araştırma yapar ve Nazım’ın Vera ile olan aşkını ortaya çıkarır. Nazım Vera ile tanışmadan evvel, şiirden bir hayli uzak kalmıştı. İçinden şiir yazmak gelmiyordu ve sürekli Galina’nın yanında soluk alıyordu. Galina Nazım’ın şiir yazmamasına çok üzülüyor ama her defasında ikna çabaları boşa çıkıyordu. Fakat Vera’nın hayatına girmesi Nazım’a yeniden şiir tutkusunu aldığı ilhamla çokça şiir yazmaya başlamıştı. GalinaVera’dan ömür boyu nefret etse de Nazım’ı yeniden şiire bağladığı için bu aşka hep saygı duymuş ve sabırla Nazım’ı beklemişti. Fakat özgürlükten bahseden ve kadından kadına koşan Nazım Vera’nın aşkı ile kalbini sonsuza dek mühürlemişti. Birçok şiirinde ’aldattım aldatıldım’’ diyebilen dürüstlüğü ile de çok sevilen biriydi. Eğer aşk sevdiğinden yoksunsa aşkın rengi siyahtır. Bazen sevdiğinin saç rengine, bazen de gözlerindeki tılsımın rengine bürünür. Bambaşka terennümlere bulanır zaman içinde. Fakat iki taraf da evli olduğu için bir süre sonra çamur rengine dönüşür ve işler içinden çıkılmaz bir hal alır. Karman çorman olur ilişkileri. Özlemek simsiyah katranlar akıtırken yüreğe ayrı durmak mahpusta kalmak gibi hissettirir Nazım’a. Yakın çevreleri ve eşleri durumu bildikleri halde her şey onlardan yanadır ve geriye tek bir şey özleme acilen bir çözüm bulmak isteyen Nazım Vera ile açık açık konuşur. Ani bir karar alarak her ikisi de eşlerinden boşanır. Kısa bir süre sonra evlenirler. Her kavuşma bir hayalle başlar. Kurulan hayal ortaksa kavuşmanın keyfine doyum olmaz. Aşk yaşama sebeplerinden biridir onlar için ve vuslata dair tüm ümitleri evlendikten sonra daha da anlam kazanır. Ardın da bıraktıkları kişiler hayal kırıklıklarına bürünse de Nazım ve Vera kavuşmanın keyfini yeniden doğmuş gibi yaşamaya başlarlar. VERA YA Moskova’nın 110 kilometre doğusunda Oka ırmağında öğrendim gümüş türküsünü ırmakların Durup dinlenmeden akıp gitmenin ululuğunu Irmak gemilerinden suya düşen ışıkların çağrısını uzaklara Oka ırmağından öğrendim hasretlerinin dalgın deliliğini. Yaz geceleri Oka ırmağı İnce kumları ve sedefleriyle Ak bir kadını yıkayarak Aktı odamda kalın kütüklerinin arasından. Yaz geceleri düşmedi dallarından zamanların yaprakları Gitmeden gittim adını bilmediğim topraklara.. 16 Temmuz 1960 *** ’Gitmeden gittim adını bilmediğim topraklara’’ diyen Nazım Hikmet asıl aşkı o topraklarda ve asıl sevdayı o yıllarda yaşar. Memleket hasretiyle yanıp tutuşur. Sevdiği kadın yanında olsa da yüreğindeki hasret ateşini bir türlü söndüremez. Memlekete ve İstanbul’a olan hasretinden dolayı sık sık Moskova’daki kanalların sularını izler. Sanki boğazın sularını seyreder gibi… Moskova anlam olarak ’kıvrımlı su’’ demekti. Moskova’da bir sürü kanal vardı ve Nazım hep İstanbul’un sularını hayal edip derin düşüncelerle uzun uzun seyre dalardı. Sürekli Türkiye’den gelecek haberleri beklerdi. Sık sık uyku problemi yaşar uyuyamadığı zamanlarda kitap okurdu. Okuduğu kitaplara ödünç verirdi, uykusunu. Kovsunlar da bir köy çeşmesinde yıkasınlar yüzünü, hep ayık kalsın diye. Sabah’a kadar salonda uzandığı astarı solgun koltukta, gözleri yarı kapalı elindekini okuyarak beklerdi postacıyı. Postacı hiç aksatmaz, her sabah 0730’da gelirdi. Postacı posta kutusuna mektuplar, kitaplar ve gazeteler atardı. Posta gelince Nazım yerinde duramaz ayaklanır, büyük bir hız ve heyecanla bir çocuk gibi bahçe kapısının sürgüsüyle inatlaşıp tıka basa dolu kapağı kapanmayan posta kutusuna koşardı. Dostları Türk basınında çıkan gazetelerden yollardı. Fransız ve Moskova gazetelerinin ıslanmış makalelerinde yitik bir çizgi misali, silik yalnızlığın kucaklaştığı sarı bir umutla, alnından düşen damlacıkları eliyle sıvazlardı. Memleketten gelen gazeteleri eline aldığında avuç içleri terlerdi. Hep boğazdaki vapurları hatırlarcasına kadar olurdu memleketine, memleket topraklarında basılan gazeteleri eline aldığında. Daima gelecek güzel haberleri beklerdi. Daima… Türkiye’den gelecek güzel haberler…Yeniden Türkiye vatandaşlığına geçtiğinin ve yasağının kalmasını arzu ettiği haberler… Her yeni doğan güne Vera’sının koynunda uyanır ve hep umutla başlardı. Mutluluğun yanı sıra yaşadığı hüzünler onu güçsüz kılardı. Bu yüzden her defasında soluğu güvendiği ve gocunmadan yanında gözyaşı dökebildiği Vera’sında alırdı. Vera bir bebek gibi okşardı Nazımın gözyaşlarını. Öperdi onları üzülmesine hiç dayanamaz içlenirdi gizliden gizliye. Geceleri ise sürekli Türkiye radyolarını dinleyerek haberler edinmeye çalışır memleket özlemini bir nebze olsun bastırmak için uğraşırdı. Gün içerisinde evine birçok insan gelirdi. Onunla tanışmak ve fikir alış verişi yapmak isterlerdi. İçlerinde önemli yönetmenler ve kariyer sahibi kişilerde olurdu. Vera Nazım’ın misafirlerine ikramlarda bulunurken dahi aşkları etrafı aydınlatır sık sık göz göze gelip kaçamak gülücükler atarlardı birbirlerine. Yaşama kaynağı olmuştu Nazım’ın. Onu yeniden bütün gücüyle hayata bağlamış ve sürekli yaramazlık eden haylaz çocuk Nazım’ı biraz da olsa değiştirmişti. Bir taraftan aşkı yaşarken Totoliter sisteme olan savaşı da devam yazıkki yine aynı sistemin bulunduğu bir yerde yaşıyordu. Ama bu defa son aşkı yanındaydı. Aşklarını birçok zorluğa rağmen doya doya yaşar buldukları her fırsatta, birbirleri ile aşkın sınırsız hudutlarını aşarak kimseye aldırış etmeden ele ele kol kola dolaşırlardı. Birlikte yaşamaya çok alışmışlar sanki birlikte doğmuş gibilerdi. Hayatları hiç bitmeyecekmişçesine Ver’a titizlikle davranırdı Nazım’a. Herkes herşeye alışıyordu da Nazım hareketli yaşamı içinde yanında Vera olmasına rağmen birçok şeyin yoksunluğunu çekerek sıladan uzak olmaya alışamıyordu. Gitmek gibi birşeylerin eksikliği vardı hep gözlerinde. Ve yazdığı, söylediği şiirlerde’beni bir köy mezarlığına gömün, mezar taşı falanda istemem. Hani bir ceviz ağacı olsun başucumda ya da bir çınar’’ diyordu. Son treni kaçırırcasına ya da mahpustaymışçasına yaşayamadıklarının ve özlemini duyduğu bütün güzelliklerin notlarını derin bir sükûnetle,ince bir çizgiyle içeri sızan gün ışığına aldırış etmeden ajandasına yazıp usul usul öperdi iç gözyaşlarıyla bezenen sözcükler, yüreğine işler ve memleketin dağlarının süslediği o kıvrım kıvrım yolların vazgeçilmezliğiyle, Anadolu kıyısında bahar misali savrulan saman sarısı, güneş gibi parlak saçlı Vera’dan da bahsederdi. Büyük bir aşk ve ihtişamla. Ayrılıklar, hasretler yüreğinde volkanlar koparsa da, düşsede gözyaşları memleketten uzak koca bir yalnızlığa, hiç çekinmeden söylerdi bitmeyen inadını ve davasını güzel gözlü son kadınına. Nicedir dudakları değmezken yapışkan bir rakı bardağına, yanındayken bile ismini sayıklardı geceleri son kadınının. Sığmazken azına bir zeytin tanesi gecenin ayyaşlığında sızıp kalırdı düşlerini kiraladığı puslu duvarlara hapsolurcasına. O yüzdendir akan suları seyre dalıp dalıp gitmesi…Gözlerini kazırdı dudaklarına, bakışlarındaki yitik limanların çıkmazında, İstanbul’un düşüne dalardı, martılarla bölüşürdü simidini Vera’nın kollarında. Aşka aşıktı Nazım. Güzel olan herşeye ve en çok da Vera’ya. Çalıntı bir geçmişin acısını çıkarırcasına yazdığı her satırda basamadığı toprakların ayak izlerini bırakırdı ve dolanırdı ceviz ağaçlarının, çınar ağaçlarının gölgelerinde. Düşünde harmanladığı bütün tümceler lal bir diyarın türküsü gibi salınırdı dizelerinde usulca. Ayakaltında gezinen uykusuzluğuna söylenir gidilmemiş ülkelerin siparişlerini verirdi yorgun gözlerine, Vera’nın bembeyaz tenli koynunda. Abidin Dino’nun esbabındaki hatırasına kimi zaman çakılı kalan gözleri, cümlelerin bağdaşlığıyla uykusuzluğun döngüsünde sayıklatırdı hep Vera’ya olan aşkını yazdığı şiirlerle. Hangi ressam yapabilirdi bu güzelliğin resmini. Sanki tanyerinin ağardığı vakitte çıkan ışık gibiydi onun saman sarısı saçları. Hangi tualde vardı o renkler. Gözlerinin… Teninin… Hangi iklim betimleyebilirdi bu eşsiz aşkın mevsimini. VERA NIN RESMİ Kimseler yapamaz senin resmini Kıyıdan açılanın tanyerinden esenin Aramasınlar seni renklerin atlıkarıncasında Dayanmış tahta parmaklığa bir bağ taraçasında iklimler Bizden en uzak gezegenin kederi Aramasınlar seni uyaklarında ışıkla gölgenin Sen oyunun dışındasın oylumların da yüzeylerin de Bir yerlerde bir sevinç günün birinde fışkırır Kimseler yapamaz senin resmini Kıyıdan açılanın tanyerinden esenin Sen kendi resmini kendin de yapamazsın Gümüş kanatlı bir balık sıçrıyor enginde Aynaların içine girip ötelere gitme boşu boşuna Yitirilmiş erkekler gelir kadınlar koğuşuna geceleri Sen kendi resmini kendin de yapamazsın Bir açılıp bir kapanır kapılar yüreğinde Senin resmini ben yapacağım. 4 Mayıs 1962 Nazım Vera’nın ona yaşattığı eşsiz duygulara rağmen, hiçbir zaman alışamadığı yaşadığı şehre. Kendi sürgün, aşkı yanı başındaydı oysa. Her gezmeye çıktıklarında oraları sanki ilk kez görmüşçesine şaşkın gözlere bakardı etrafa. Ne taşı benziyordu ne toprağı ne de havası yanıp tutuştuğu memleketine. Ah bir kez ciğerlerine çekebilseydi sıla kokusunu o vakit silkelenip gelecekti kendine, lakin Vera’nın kokusunda buluyordu tüm doyamadıklarının hazzını. Vera Nazım’ın bütün hallerine, karmaşasına ve verdiği savaş uğruna başına gelenlerin doğurduğu sonuçlarla yaşamaya alışmış ve çoktan kabullenmişti her şeyi. Arada bir söylenirdi Nazım’a; ’Biz ne yapabiliriz elimizden ne gelir ki. Bu sistemi biz mi değiştireceğiz.’’ derdi. ’ Ger gün ölme bunlar için!’’ Nazım; ’Hayır!!’’ diyordu. ’ Bunlara savaş açmalıyız, insanlara asıl olan biteni tüm gerçekliğiyle anlatmalıyız.’’ Zavallı Vera nereye gitseler arkalarından gelen sivil polislerin iğneleyici bakışları arasında yaşamaya çalışıyordu aşkını. Bazen umursamadan fütursuzca bazende hüzünlenerek isyan edercesine. Vera aşkını tüm zorluklara rağmen yaşamaya alışmıştı alışmasına ama içinde de uhdeler kalmıyor değildi. Normal insanlar gibi yaşayamıyordu hislerini. Nazım’ı avutmakla dolu bir hayattı onunkisi. Her zaman özgürlükten yana ama anarşist olmadan yaşamını sürdürme gayesindeydi Nazım. Tek amacı şiirleriyle, gazete demeçleri ve yazdığı tüm yapıtlarla sesini duyurmaya insanları özgür bir yaşam alanında varolmaya adayan Nazım aşka olan hasretini giderdiği son kadınına yazdığı şiirlerle Vera’sını onurlandırıyor ve onu ne kadar çok sevdiğini haykırıyordu tüm dünyaya. Vakitlerinin çoğunu yazdığı oyunları sahneye koydurmakla ve gazetelere, dergilere şiirler yazılar göndermekle geçiren âşıklar, aşklarını bu şekilde yaşamaya alışmışlardı. Nazım sürekli Vera’ya sağdan soldan topladığı Türklerle ilgili haberleri anlatır memleketinden bahsederdi. Hatta evde dahi hep Türk yemekleri pişerdi. Vera’ya sık sık Türk edebiyatını anlatırdı. Birlikte okur birlikte incelerlerdi. *** Arada sırada tartışırlardı. Bir gün yine bir konu hakkında tartışırken Nazım çok sinirlenmiş ve sesini yükseltmişti. Nazım bakımlı kadınları çok beğenirdi. Vera ise yüzüne su ve sabundan başka hiçbir şey sürmez asla makyaj yapmazdı. Saman sarısını saçlarını da çoğu zaman bakımını kendisi yapardı. Bembeyaz omuzlarına dökülen sapsarı saçlarını bazen tepeden toplar Nazım’a değişik gözükmeye çalışırdı. Bir yılbaşı gecesi davete katılacaklardı. Vera’da sürpriz yapmak isteyip berbere gitmişti. Giderken de Nazım’a küçük bir not yazıp nereye gittiğini söylemişti. Çok kıskanç olan Nazım bir süre sonra dayanamayıp berberin önünde dolanmaya başlayınca içerden Nazımı gören bayanlar Vera’ya haber verdiler. Vera birden telaşa kapılıp yüzünü kapatarak dışarı çıktı. Onu tanıyamayan Nazım ise yanından geçip giderek hızlı adımlara eve doğru yol aldı. Az sonra eve gelen Vera’yı gören Nazım küplere bindi. Bağırdı çağırdı kıskançlıktan adeta patlamak üzereydi. Küslükleri çok kısa sürer her defasında mühürlenen dudakların neminde göz göze gülümseyerek barışırlardı. Öyle de oldu. En az Nazım kadar Vera da kıskançtı. Bir yere girdikleri zaman bütün kadınlar akıllarını kaçırmış gibi Nazım’a bakarlar ve Vera’da öfkeden deliye dönerdi. Hayatının hiçbir anını bomboş yaşamayan Nazım bir gününü dolu dolu geçirir ve her günü bir yıl olarak kabul edip sürekli Vera’ya çok az vakti kaldığından bahsederdi. Vera’nın çocuk özlemine bile karşılık veremeyecek kadar meşgul olduğunu anlatır ve doğacak bir çocuğun sorumluluğundan daha büyük sorumlulukları olduğunu anlatırdı. İlk zamanlar Vera bu durumdan çok şikâyetçiydi ama ilerleyen zaman içinde Nazım’ı anladı ve bu durumu kabullendi. *** // Bir anda başlamamıştı hikâyeleri ama aniden bitivermişti.// 1963 yazıydı. Yine uykusuz geçen bir gecenin ardından yarı kapalı gözlerle Postacının gelmesini bekliyordu Nazım. O gün postacı her zaman geldiği saatten bir saat evvel gelmişti. Saat 0630 sularıydı. Nazım yine bir çocuk edasıyla postacının getirdiği gazete ve mektupları almak için oturduğu apartmanın ikinci katından hızla inerek posta kutusuna yönelmişti. Memleketten gelecek güzel haberlerin umuduyla posta kutusundaki gazeteye uzandı. Fakat gazeteyi dahi alamadan oracıkta kalp krizi geçirerek hayata gözlerini yumdu. Yıllarca Nazım’ın anılarıyla yaşayan Vera her gün Nazım’a kavuşacağı günü bekledi. Aralarındaki otuz yaş fark vardı ve Nazım öldükten otuzbeş yıl sonra ancak hayata gözlerini yumabildi. Nazım’dan sonra hiç kimseyle evlenmeyen Vera sık sık sevdiklerine küllerimi Nazım’ın kalp hizasına gömün diyerek vasiyet ederdi. Özgürlük mücadelesinde geçen koca bir ömre sığan beş yıllık bir aşk hikâyesi. Saman sarısı saçlı mavi gözlü Vera ve Nazım asırlarca konuşulacak bir aşk yaşadılar. Nazımın ölümünden bir süre sonra Vera evde küçük bir kağıt parçasına yazılmış bir not buldu. Notta şunlar yazıyordu; VERA YA Gelsene dedi bana Kalsana dedi bana Gülsene dedi bana Ölsene dedi bana Geldim Kaldım Güldüm Öldüm 1963 Nazım Hikmet’in ölümünden kısa bir süre sonra Vera’nın bulduğu bu not yaşadıkları derin aşkın kısacık bir özeti gibiydi. Zaman Nazım’ın yarasının merhemi olamadı ama Nazım adını asırlarca okuyacak bir neslin kalbine altın harflerle yazdı. Savaşıyla, çileleriyle ama en önemlisi de Vera’ya olan bağlılığıyla. Haz 1, 2014
nazım hikmet gelsene dedi bana hikayesi